Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
KARAR
| Başvuru Numarası | : 2022/52228 |
| Karar Tarihi | : 18/2/2026 |
| Başkan | : Basri BAĞCI |
| Üyeler | : Yıldız SEFERİNOĞLU Kenan YAŞAR Ömer ÇINAR Metin KIRATLI |
| Raportör | : Ali KOZAN |
| Başvurucular | : 1. Coşkun ARICAN 2. Emine ARICAN 3. Huriye KILIÇ 4. Muhammet ARICAN 5. Mustafa ARICAN |
| Vekili | : Av. Batuhan KANDEMİR |
Başvuru 30/12/2021 tarihinde başvurucuların miras bırakanı K.A. tarafından yapılsa da K.A. 21/7/2022 tarihinde vefat etmiştir. Başvurucuların başvuruyu devam ettirme konusundaki iradelerini bildirmeleri ve başvuruya devam etmelerini haklı kılabilecek maddi menfaatleri ile başvurunun sonuçlandırılması bakımından manevi menfaatlerinin olması nedeniyle bireysel başvuru açısından başvurucu sıfatı artık başvuruyu devam ettirmek isteyen mirasçılara aittir (bireysel başvuru yapmalarının ardından ölen başvurucular adına başvurunun devam ettirilmesi konusunda yapılan değerlendirme için bkz. Özlem Güner Gürlek ve Mehmet Bartu Gürlek [GK], B. No: 2020/2003, 18/9/2025, § 22). Bununla birlikte anlatım kolaylığı açısından K.A.dan başvurucu olarak söz edilecektir.
Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.
Başvurucu, özel bir şirkette temizlik işçisi olarak çalışmaktayken iş akdi 17/7/2019 tarihinde feshedilmiştir. Başvurucu, Euroserve Güvenlik A.Ş. bünyesinde çalıştığından bahisle işe iade ve işçi alacakları talebiyle anılan şirketle arabuluculuk işlemlerini başlatmıştır. Şirket vekili ile başvurucunun katıldığı görüşmelerde comunlara sağlanamadığına ilişkin 9/8/2019 tarihli arabuluculuk tutanağı düzenlenmiştir.
Başvurucu, anılan şirket aleyhine 19/8/2019 tarihinde işe iade ve çalışmadığı döneme ilişkin dört aylık ücret istemiyle dava açmıştır. Dava dilekçesinde, şirket tarafından özlük haklarını değiştirecek şekilde başka bir şubeye naklinin kararlaştırıldığını, bu durumu kabul etmediği için de haklı veya geçerli bir nedene dayanılmaksızın iş sözleşmesinin sonlandırıldığını iddia etmiştir. Şirket vekili 8/10/2019 tarihli davaya cevabında başvurucu ile şirket arasında bir iş sözleşmesinin mevcut olmadığını, kendi bünyesinde çalışmayan başvurucunun gerçek işvereni olan Euroserve Hizmet ve İşletmecilik A.Ş. ile dava öncesi arabuluculuk görüşmelerinin yapılmadığını vurgulayarak husumet yokluğu ve dava şartının yerine getirilmemesi nedenleriyle davanın reddedilmesini, gerçek işverenin davaya dâhil edilmesini talep etmiştir.
Başvurucu vekili 20/11/2019 tarihli beyan dilekçesinde, başvurucunun kendini ifade etmekte biraz zorlanan ve herhangi bir eğitimi olmayan birisi olduğunu, Euroserve firması adına çalıştığını bildiğini ancak şirketin tam unvanını bilmesinin kendisinden beklenemeyeceğini belirtmiştir. Bununla beraber iki şirket arasında organik bağ bulunduğunu, şirketlerin ticari adresleri, yöneticileri ile ortaklarının aynı olduğunu, başvurucunun tarafta yanılmasının makul bir nedene dayandığını ileri sürerek taraf değişikliği istemiştir.
Kocaeli 4. İş Mahkemesi (Mahkeme) 12/2/2020 tarihli duruşmada bu talebi 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 124. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca kabul etmiş ve Euroserve Hizmet ve İşletmecilik A.Ş. aleyhine işe iade talebi ile ara bulucuya başvurmak ve bu konuda düzenlenecek belgeyi Mahkemeye sunmak üzere başvurucuya kesin süre vermiştir. Ayrıca kararda arabuluculuk süreci sonunda anlaşmama tutanağının ibrazı hâlinde şirkete dava ve taraf değişikliği dilekçesi ekli duruşma gün ve saatini bildirir meşruhatlı davetiye tebliğ yapılmasına hükmedilmiştir. Başvurucu vekili ve şirket vekilinin katılımıyla yapılan arabuluculuk görüşmelerinde comunlara sağlanamaması üzerine bu durumu içeren 2/3/2020 tarihli tutanak düzenlenmiştir. Ayrıca şirkete dava dilekçesi gönderilmek suretiyle şirketin davaya katılımı sağlanmıştır.
Mahkemece dava şartlarının yerine getirildiği kabul edilerek tarafların tanıklarının dinlenip bilirkişi incelemesi yapıldıktan sonra 28/4/2021 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde taraf değişikliğinin kabulüne ilişkin değerlendirmede ve 6100 sayılı Kanun'un 124. maddesi uyarınca dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesinin kabul edilebilir bir yanılgıya dayanması hâlinde hâkimin karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebileceği belirtilmiştir. Bu bağlamda Euroserve Güvenlik A.Ş. ile başvurucunun Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarında işvereni olan Euroserve Hizmet ve İşletmecilik A.Ş.nin yetkililerinin ve adreslerinin aynı olduğu, yargı içtihatlarında adı geçen işverenler arasında organik bağ bulunduğunun kabul edildiği gözetildiğinde başvurucunun muhatabını doğru tespit edememesinin kabul edilebilir olduğu, başvurucunun husumeti yanlış tevcih ederek
yargılamayı uzatmak yönünde niyeti olamayacağı gibi bunda hukuki yararı da bulunmadığı vurgulanmıştır. Ayrıca davanın esasına ilişkin değerlendirmede ise çalışma şartlarında esaslı değişikliğin işçi tarafından kabul edilmediği takdirde işçiye bağlamayacağı, başvurucunun görev yeri değişikliğini kabul etmemesi üzerine devamsızlık tutanakları tutularak fesih işlemi yapıldığı ifade edilerek fesih için geçerli ya da haklı bir sebebin bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Şirket; anılan karara karşı yaptığı istinaf başvuru dilekçesinde başvurucunun kendi bünyesinde görev yapsa da davayı şirkete karşı açmadığını ve dava şartı olan arabuluculuk görüşmesini yerine getirmediğini, davalı olarak gösterilen her iki şirketin ticaret siciline farklı vergi numaraları ile kayıtlı iki ayrı tüzel kişilik olduğu belirtmiştir. Ayrıca başvurucunun gerçek işverenden haberdar olmamasının kabul edilemeyeceği ve dürüstlük kurallarına uygun davranmadığını, usulden ret kararı verilmesi gerekirken rıza aranmaksızın taraf değişikliği yapılarak esastan karar verilmesinin hukuka uygun olmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu; istinaf başvurusuna cevabında iddialarını yineleyerek şirketler arasında organik bağ bulunduğunun sabit olduğunu, 6100 sayılı Kanun kapsamında yapılan taraf değişikliği sonrası arabuluculuk görüşmelerinin gerçek işverenle de yapıldığını vurgulamıştır.
Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesince (Daire) 10/11/2021 tarihinde istinaf başvurusunun kabulüne, Mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine kesin olmak üzere karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde dava açılmadan önce arabuluculuk faaliyetinin tarafı olmaktan çıkarılan şirket ile yerine getirildiği, taraf değişikliği kabul edilerek başvurucunun SGK kaydında gözüken işveren şirket ile arabuluculuk görüşmeleri için süre verilmek suretiyle esasa ilişkin karar verildiği hatırlatıldıktan sonra dava açılmadan önce davalı şirkete karşı ara bulucuya başvurulmadığından zorunlu arabuluculuk uygulamasının dahili dava yoluyla hatta 6100 sayılı Kanun'un 124. maddesinin işletilerek de aşılmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir. Bu bağlamda davanın açıldığı tarihte arabuluculuk tutanağında taraf olarak gösterilmeyen davalı Euroserve Hizmet ve İşletmecilik A.Ş. hakkında esasa yönelik hükümin tesis edilmesi mümkün olmadığından dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Nihai karar başvurucu tarafından 7/12/2021 tarihinde öğrenilmiştir.
"(1) Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür.
(2) Bu konuda kanunlarda yer alan özel hükümler saklıdır.
(3) Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir.
(4) Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini
kabul edebilir. Bu durumda hâkim, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmeder."
"(1) Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.
(2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılmadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğгe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.
...
"(1) Bu Kanunda hükümlü bulunmayan hâllerde 6100 sayılı Kanun hükümleri uygulanır."
"(Değişik birinci fıkre: 12/10/2017-7036/11 md.) İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde işe iade talebiyle, İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri uyarınca arabulucuya başvurmak zorundadır. Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılmaması hâlinde, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren, iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabilir. Taraflar anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede iş mahkemesi yerine özel hakeme de götürülebilir. Arabulucuya başvurmaksızın doğrudan dava açılması sebebiyle davanın usulden reddi hâlinde ret kararı taraflara resen tebliğ edilir. Kesinleşen ret kararının da resen tebliğinden itibaren iki hafta içinde arabulucuya başvurulabilir."
"1. Dava şartı olarak arabuluculuğun ağır koşullara bağlanması ve çeşitli sebeplerle birkaç defa bu yola başvurulmasının gerekliliğine dair uygulama, işe iade davalarında hak düşürücü süre sorunlarının yaşanmasına, tazminat ve alacaklar yönünden alacağın kısmen
zamanaşımına uğramasına, birden fazla arabuluculuk ücretinin yargılama giderlerine eklenmesiyle bu yöndeki sorumluluğun taraflara paylaştırılmasında tereddütlere ve en sonunda arabulucunun sorumluluğuna neden olabilmektedir.
Dairemizce; arabuluculuk uygulamasının amaçlandığı şekilde uygulanmasına yönelik çözümler içeren çeşitli içtihatlar oluşturulmuş ise de, 6100 sayılı Kanun'un 124 üçcü maddesi gereğince iradi taraf değişikliğinden önce arabuluculuğa başvurulması hâlinde 7036 sayılı Kanun'un 3 üçcü maddesine göre dava şartının gerçekleşmiş sayılıp sayılmayacağı, çözümü gereken bir meseledir.
6100 sayılı Kanun'nun 124 üçcü maddesinin üçüncü fıkrasına göre, dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi de mahkeme tarafından kabul edilmelidir. Dürüstlük kuralına aykırı olmayan iradi taraf değişikliğine, yeterince araştırma yapılmış olmasına rağmen taraf sıfatında yanılma durumları ve benzeri hâller örnek verilebilir. Buna karşılık, davayı kaybedeceğini anlayan tarafın, davalı tarafı değiştirme talebi dürüstlük kuralına aykırı olacaktır (Akkaya, s.908).
6100 sayılı Kanun'un 124 üçcü maddesinin dördüncü fıkrasına göre, dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılıgıya dayanmaktaysa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliğini kabul edebilir (Akkaya, s.911). Kabul edilebilir bir yanılıgı olarak değerlendirilen hâller, aynı zamanda dürüstlük kuralına aykırılık da teşkil etmemelidir.
Hem 6100 sayılı Kanun'un 124 üçcü maddesinin üçüncü fıkrası hem de aynı maddenin dördüncü fıkrası açısından taraf değişikliği ancak tarafın talebi üzerine mümkündür. Mahkeme, talep olmadığı hâlde kendiliğinden 124 üçcü maddenin uygulanması yönünde bir karar veremez. Bununla beraber, her nestilsa davacı tarafa bu yönde bir süre verilmiş ve davacı da 6100 sayılı Kanun'un 124 üçcü maddesi kapsamında taraf değişikliği talebinde bulunmuşsa, burada artık şartları mevcut olan taraf değişikliği talebinin kabulü icap eder.
İradi taraf değişikliği ile temsilcide yanılma arasındaki farklılık, her iki durumda arabuluculuk dava şartının sağlanıp sağlanmadığı konusunda da farklı sonuçlara ulaşılmasına neden olur.
Temsilcide yanılma hâlinde şekli anlamda bir taraf değişikliği söz konusu olsa da maddi anlamda bir taraf değişikliğinden söz edilemeyeceği'den arabuluculuk dava şartının sonradan tamamlanması mümkün değildir.
İradi taraf değişikliğinde ise hem şekli hem de maddi anlamda taraf değişikliği söz konusu olup, yeni davacı veya yeni davalı bakımından yeni bir dava açıldığı kabul edilmelidir. Bu nedenle taraf değişikliğinden önce arabuluculuk dava şartının yerine getirilmiş olması hâlinde, arabuluculuk dava şartının yokluğu sebebiyle davanın reddine karar verilmesi doğru olmayacaktır.
Bu açıklamalara göre 6100 sayılı Kanun'un 124 üçcü maddesine göre iradi taraf değişikliği talebinden önce, yeni tarafa karşı arabuluculuk başvurusunda bulunularak arabuluculuk faaliyetinin tamamlanmış olması hâlinde, arabuluculuk dava şartının gerçekleştiği kabul edilmelidir.
... İlk Derece Mahkemesince arabuluculuk dava şartının gerçekleşmediği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiş, davacının istinaf başvurusu da Bölge Adliye Mahkemesince, aile hekiminin işveren olan Sağlık Bakanlığı'nın temsilcisi ve işveren vekili konumunda olduğu, aile hekimine husumet yöneltilemeyeceği, mahkemece verilen süre üzerine davacının davayı Sağlık Bakanlığına yönelttiği, arabuluculuk başvurusu dava şartı olup sonradan tamamlanmasının mümkün olmadığı, yargılama aşamasında Sağlık Bakanlığı aleyhine arabuluculuk yoluna başvurulmuş ise de dava tarihinde eksik olan arabuluculuk dava şartının, yargılama aşamasında tamamlanmasının mümkün olmadığı gerekçeleriyle reddedilmiştir.
Yukarıda açıklanan ilke ve esaslara göre dava konusu uyuşmazlık değerlendirildiğinde; Mahkemece davacının davalıyı kabul edilebilir bir yanılığdan dolayı davalıyı yanlış gösterdiği kabul edilmiş ve resen gönderilen muhtıra ile davacıdan bir haftalık kesin süre içinde davayı doğru hasma yöneltmesi istenmiştir. Kural olarak, tarafın talebi olmaksızın resen iradi taraf değişikliği yapılamayacağı noktasında tereddüt bulunmamaktadır. Bu bakımdan somut olayda Mahkemece davacıya resen süre verilmesi hatalı ise de, davacının muhtıranın 12.12.2021 tarihinde tebliği üzerine, önce Sağlık Bakanlığına karşı 14.12.2021 tarihinde arabulucuya başvurduğu, 20.12.2021 tarihinde de 6100 sayılı Kanun'un 124 üçüncü maddesi uyarınca davayı yeni davalı Sağlık Bakanlığına yönelttiği anlaşılmakta olup davacının bu işlemi ile artık iradi taraf değişikliğinin gerçekleştiği kabul edilmelidir.
6100 sayılı Kanun'un 124 üçüncü maddesi uyarınca taraf değişikliği işleminin gerçekleştiği kabul edildiğinde ise, bu işlemden önce yeni davalıya karşı arabuluculuk başvurusunda bulunulmasının dava şartı üzerindeki etkisi ele alınmalıdır. Dosya kapsamında davacının 12.12.2021 tarihinde muhtıranın tebliği üzerine 14.12.2021 tarihinde Sağlık Bakanlığına karşı arabuluculuğa başvurduğu, taraflar arasında 30.12.2021 tarihli arabuluculuk son (anlaşmama) tutanağının düzenlendiği görülmektedir. Değerlendirme bölümünün (13) numaralı paragrafında da belirtildiği gibi davalı tarafta iradi taraf değişikliği, yargılama esnasında yeni açılmış bir dava olarak görülebilir. Yeni davalıya karşı dava, bu talebin yöneltilmesiyle açılmış sayılır ve dava açılmasının usul hukukuna ilişkin sonuçları doğar. Somut olayda, davacının davayı yeni davalıya yöneltmeden önce arabuluculuk başvurusunda bulunduğu açıktır. Her ne kadar arabuluculuk faaliyeti sonuçlanmadan taraf değişikliğine dair dilekçe verilmiş ise de, bu durumun, Mahkemece davacıya resen taraf değişikliği için bir haftalık kesin süre verilmesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Resen verilen bir haftalık süre içerisinde arabuluculuk faaliyetinin tamamlanması mümkün olmadığından somut olayın koşullarına göre arabuluculuk başvurusunda bulunulmuş olması yeterli görülmeli ve arabuluculuk dava şartının sağlandığı kabul edilmelidir. Keza aksi bir kabul Anayasa'nın 36 ncı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6 ncı maddesinin ihlali ile mahkemeye erişim hakkının orantısız olarak sınırlandırılması sonucu doğurabilecektir.
Bu durumda 7036 sayılı Kanun'un 3 üçüncü maddesi ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun uygulanmasındaki amaç ve usul ekonomisi gözetildiğinde; Mahkemece dava şartının yerine getirildiği kabul edilip işin esasına girilerek oluşacak sonucu göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın dava şartı yokluğundan reddine karar verilmesi hatalıdır." (benzer değerlendirme için bkz. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 15/10/2024 tarihli ve E.2024/8908, K.2024/13583 sayılı kararı).
Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine "adil yargılanma" ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmektedir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).
Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (Mohammed Aynosah [1. B.], B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).
Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (Özkan Şen [2. B.], B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).
Başvuru konusu olayda dava öncesi gerçek işveren ile arabuluculuk görüşmesinin yapılmadığının kabulüyle başvurucunun davasının dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilmesi mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmektedir.
"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."
Hak ve özgürlüklerin, bunlara yapılacak müdahalelerin ve sınırlandırmaların kanunla düzenlenmesi bu haklara ve özgürlüklere keyfi müdahaleyi engelleyen, hukuk güvenliğini sağlayan demokratik hukuk devletinin en önemli unsurlarından biridir (Tahsin Erdoğan [2. B.], B. No: 2012/1246, 6/2/2014, § 60).
Müdürlahin kanuna dayalı olması öncelikle şekli manada bir kanunun varlığını zorunlu kılar. Bunun yanında müdahalenin kanuna dayalı olduğunun kabulü için, kuralın yeterince ulaşılabilir ve öngörülebilir olması gerekir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 44; Ali Hıdır Akyol ve diğerleri [GK], B. No: 2015/17510, 18/10/2017, § 56).
Eldeki olayda başvurucunun açtığı dava, dava şartı yokluğundan reddedilmiştir. Anılan sonucun 7036 sayılı Kanun'un 20. maddesi ile 6100 sayılı Kanun'un 124. maddesine dayandığı, bununla birlikte erişilebilir ve öngörülemez olmadığı gözetildiğinde müdahalenin kanuni dayanağının olduğu anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile devlete yüklenen ödevlerin özel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebileceği kabul edilmektedir (AYM, E.2013/95, K.2014/176, 13/11/2014; E.2014/177, K.2015/49, 14/5/2015).
Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınacak ölçütlerden biri olan ölçülülük hukuk devleti ilkesinden doğmaktadır. Hukuk devletinde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması istisnai bir yetki olduğundan bu yetki ancak durumun gerektirdiği ölçüde kullanılması koşuluyla haklı bir temele oturabilir. Bireylerin hak ve özgürlüklerinin somut koşulların gerektirdiğinden daha fazla sınırlandırılması kamu otoritelerine tanınan yetkinin aşılması anlamına geleceğinden hukuk devletiyle bağdaşmaz (AYM, E.2013/95, K.2014/176, 13/11/2014).
Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olması, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2013/66, K.2014/19, 29/1/2014; E.2016/16, K.2016/37, 5/5/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 38).
Mahkemeye erişim hakkının sınırlandırılması için seçilen aracın öngörülen amaca ulaşılabilmesi bakımından elverişli olması gerekir. Ayrıca seçilen araç bu hakkı en az zedeleyici nitelikte olmalıdır. Bununla birlikte hakkı daha az zedeleyen aracın tercih edilmesi gerektiğinin söylenebilmesi için söz konusu araç aynı amacı gerçekleştirmeye uygun olmalıdır. Daha hafif sınırlama teşkil eden aracın tercih edilmesi hâlinde öngörülen amaç gerçekleşmeyecek ise daha ağır müdahale oluşturan aracın seçimi hususundaki tercih, Anayasa'ya aykırı olmaz. Bunun dışında hangi müdahale aracının tercih edileceği hususunda kamu otoritelerinin belli ölçüde takdir yetkisi vardır (Mustafa Berberoğlu [2. B.], B. No: 2015/3324, 26/2/2020, § 48).
Öte yandan mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahaleler orantılı olmalıdır. Orantılılık, amaç ile araç arasında adil bir denge kurulmasını gerektirir. Buna göre mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamayla ulaşılmak istenen meşru amaç ve başvurucunun mahkemeye erişim hakkından yararlanmasındaki bireysel yarar arasında makul bir orantı kurulmalıdır. Hedeflenen amaca ulaşıldığında elde edilecek kamusal yararla kıyaslandığında sınırlama ile kişiye yüklenen külfet aşırı ve orantısız olmamalıdır (Mustafa Berberoğlu, § 49).
Daire arabuluculuk dava şartının dava açılmadan önce yerine getirilmesi gerektiğinden bahisle 6100 sayılı Kanun'un 124. maddesine dayanılarak zorunlu arabuluculuk uygulamasının aşılmasının mümkün olmadığını değerlendirmiştir. Bu değerlendirmenin bariz takdir hatası veya keyflik içeriği söylenemez. Somut olay konusunda farklı sonuçlara ulaşılması usul hukuku yönünden mümkün olsa bile Daire görüşünün medeni usul hukuku bakımından isabetini sorgulamak Anayasa Mahkemesinin görevi değildir. Anayasa Mahkemesinin yapacağı değerlendirme Dairenin bu yorumunun başvurucunun mahkemeye erişim hakkını ihlal edip etmediğini tespit etmekten ibaret olacaktır.
Buna göre zorunlu ara buluculuğun dava açılmadan önce başvurulması gereken bir dava şartı olarak düzenlenmesinin taraflara uzlaşma fırsatı verilerek uyuşmazlıkların dava açılmasına gerek kalmadan çözülmesi amacına hizmet ettiği, bu amacı gerçekleştirmek bakımından da elverişli ve gerekli bir yol olduğu kabul edilebilir. Bu durumda yukarıda anılan mevzuat birlikte değerlendirildiğinde incelenen olayda olduğu gibi ara buluculuğun taraf sıfatı olmayan üçüncü kişi ile yapılması sonrası dava açılması durumunda anılan düzenlemelerin mahkemeye erişim hakkı kapsamında orantılılık açısından nasıl yorumlanacağı önem arz etmektedir.
Mahkemeye erişim öncelikle kişilerin iddialarını mahkemeye taşıyabilmesini güvence altına alır. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Anılan imkânı ortadan kaldıran veya kişiye aşırı külfet yükleyen sınırlamalar ile katı yorumların başvuru konusu olaya göre anılan hakkın ihlaline sebep olabileceği hatırlatılmalıdır. Bu nedenle mahkemelerin, usul kurallarını uygularken yargılamayan hakkaniyetine zarar getirecek ölçüde katı şekilcilikten kaçınmaları gerektiği gibi kanunla öngörülmüş usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak ölçüde aşırı esneklikten de kaçınmaları zorunludur (benzer yönde değerlendirme için bkz. Kamil Koç [1. B.], B. No: 2012/660, 7/11/2013, § 65).
7036 sayılı Kanun'da dava şartı olarak düzenlenen arabuluculuk gerçek işveren ile davadan önce yürütülmesi zorunlu bir yol olarak düzenlenmiştir. Ara buluculuk görüşmelerinin olumsuz sonuçlanması durumunda ise dava yolu açıktır. Zorunlu ara buluculuğa başvurulmamasının sonucu ise davanın usulden reddidir. Ancak taraf olmayan kişiyle arabuluculuk ön şartı yerine getirilerek ona karşı dava açılmasının dava şartına etkisi ve davanın tarafında yanılma hâline ilişkin açık bir düzenleme olmadığı görülmüştür. 7036 sayılı Kanun'da hüküm bulunmayan hâllerde 6100 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı aynı Kanun'un 9. maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda olaya uyduğu ölçüde 6100 sayılı Kanun'un 124. maddesi kapsamında değerlendirme yapılabileceği anlaşılmıştır.
Ancak öncelikle dava şartı olarak ara buluculuğun ağır koşullara bağlanması veya katı ve şekilci yorumlanması durumunda kişilerin hak kaybına uğrama riski olduğu vurgulanmalıdır. Başvuru konusu olayda 7036 sayılı Kanun'un 20. maddesi ile davadan önce ara buluculuğa başvurmak bir dava şartı olarak düzenlenmiş olup bu şarta uyulmaması hâlinde davanın usulden reddedileceği belirtilmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 124. maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında ise dürüstlük kuralı kapsamında kabul edilebilir bir yanılgıya dayanılarak tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi durumuna bağlı taraf değişikliği düzenlenmiştir. Son hâlde taraf değişikliğinin rızaya bağlı olmaksızın hâkim tarafından kabul edilebileceği açıklıktır. Belirtilen hükmün usulüne aykırı olarak açılan davada, taraf ehliyeti bağlamında davayı devam ettirme bakımından hâkime güçlü yetkiler verdiği görülmüştür.
Hâkime bu yetkilerin tanınmasının amacı birtakım şekil eksiklikleri sebebiyle uyuşmazlıkların esasının incelenmemesinin önlenmesi, bu suretle mahkemeye erişim hakkından yararlanılmasının sağlanmasıdır.
Yargı makamlarınca başvuruya konu olay dürüstlük kuralı kapsamında değerlendirildiğinde kişilerin kabul edilebilir yanılgıyla hareket ettikleri sonucuna ulaşılması durumunda dava şartı olarak arabuluculuk bağlamında davanın usulden reddinden beklenen kamusal menfaat ile taraf değişikliği yapılarak davaya devam edilmesinden beklenen kişisel menfaat arasında adil bir denge kurulması gerekir. Yargıtayın yukarıda aktarılan güncel iştihatlarında anılan denge bağlamında değerlendirme yapılarak zorunlu arabuluculuk şartının gerçek işveren davaya dâhil edilmeden tamamlanmış olması durumunda usulden ret kararı verilmesi yerine davaya devam edilebileceği belirtilmiştir.
Söz konusu olayda Mahkeme, başvurucunun tarafta yanılmasını 6100 sayılı Kanun kapsamında kabul edilebilir bularak gerçek işverene karşı arabuluculuk şartının yerine getirilmesi için süre vermiş; görüşmenin olumsuz sonuçlanması sonrası da gerçek işvereni davaya dâhil ederek davayı sonuçlandırmıştır. Mahkeme bu sonuca ulaşırken başvurucunun yanılgısının dürüstlük kuralı kapsamında kabul edilebilir olup olmadığını da değerlendirmiştir. Dairenin başvurucunun şirketlerin temsilcilerinin aynı olduğu, şirketler arasında organik bağ bulunduğu ve işverenin kötü niyetli olduğuna dair iddialarını hakkın kötüye kullanılması bağlamında değerlendirmediği gibi davanın usulden reddi durumunda başvurucunun hak kaybına uğrama riskini de gözetmediği görülmüştür. Daire, Mahkemenin 6100 sayılı Kanun'un 124. maddesi bağlamındaki değerlendirmesinin dayanaklarına ilişkin bir görüş belirtmeksizin zorunlu arabuluculuk şartının anılan Kanun düzenlemesiyle aşılamayacağı yönünde menfaatler arasında denge gözetmeyen bir gerekçe ortaya koymuştur. Mahkemenin mevzuata getirdiği bu geniş yorum karşısında -Yargıtay iştihatları da gözetildiğinde- Dairenin yorumunun aşırı katı ve şekilci olduğu, başvurucuya aşırı külfet yüklediği, dolayısıyla orantılı olmadığı sonucuna varılmıştır.
Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
Başvurucular; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile 10.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesine (E.2021/2061, K.2021/326) iletilmek üzere Kocaeli 4. İş Mahkemesine (E.2019/735, K.2021/346) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucuların tazminat talebinin REDDİNE,
E. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 18/2/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.