Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Başvuru Numarası : 2021/29667
Karar Tarihi : 30/4/2026
Başkan : Kadir ÖZKAYA Başkanvekili : Basri BAĞCI Başkanvekili : İrfan FİDAN Üyeler : Engin YILDIRIM Rıdvan GÜLEÇ Recai AKYEL Yusuf Şevki HAKYEMEZ Yıldız SEFERİNOĞLU Selahaddin MENTEŞ Kenan YAŞAR Muhterem İNCE Yılmaz AKÇİL Ömer ÇINAR Metin KIRATLI Şaban KAZDAL
Raportör : Tolga BAŞBOZKURT
Başvurucular : 1. Ali BULUŞ 2. Bayram PARLAK 3. Mehmet KARAASLAN
Vekili : Av. Sevil ARACI
Başvuru 20/5/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.
Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:
Başvurucular hakkında (kapatılan) Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK 250. madde ile yetkili) (Mahkeme) 17/3/2008 tarihli kararıyla terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına, ayrıca aynı hükümetde başvurucu Mehmet Karaaslan'ın katıldığı bir gösteride terör örgütü propagandası yaptığı gerekçesiyle 10 ay hapis cezasına karar verilmiştir. Anılan karar, temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiştir.
Başvurucular, mahkûmiyetle sonuçlanan yargılamaya ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştur. Başvurucular gazetecilik faaliyetleri nedeniyle haklarında mahkûmiyet kararı verilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
AİHM, önündeki bireysel başvuru süreci devam ederken başvurucu Mehmet Karaaslan 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun kapsamında yapılan düzenlemeler doğrultusunda hakkında hüküml kurulan, terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme ve terör örgütü propagandası yapma suçları yönünden uyarlama yargılaması yapılması talebiyle Mahkemeye başvurmuştur. Mahkeme yaptığı değerlendirme sonucunda bu talebin reddine karar vermiş ve bu karara karşı yapılan itirazı da reddetmiştir.
AİHM, başvurucular hakkında 23/6/2020 tarihinde (Buluş ve diğerleri/Türkiye, B. No: 41788/09, 23/6/2020) kararını vermiştir. Kararda AİHM, başvurucuların ifade özgürlüğüne yönelik şikâyetleri kabul edilebilir bulmuş; başvurucuların eylemleri nedeniyle haklarında mahkûmiyet kararı verilmesinin dayanağı olan 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının kanunilik şartını sağlamadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Kanuni dayanak konusunda AİHM, daha önce benzer şikâyetler yönünden verdiği kararlardaki ulaşılan sonuçtan ayrılacak bir durumun bulunmadığını belirterek Bakır ve diğerleri/Türkiye (B. No: 46713/10, 10/7/2018, §§ 56-69) kararına atıfta bulunmuştur. AİHM; ayrıca Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin olarak vardığı sonucu dikkate alarak başvurucu Mehmet Karaaslan hakkında terör örgütü propagandası yapma suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün incelenmesine gerek görmemiştir.
Başvurucular, AİHM kararına dayanarak yargılamanın yenilenmesini talep etmiştir. Mersin 4. Ağır Ceza Mahkemesi (Ağır Ceza Mahkemesi) 8/3/2021 tarihli verdiği ek kararıyla talebin reddine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi kararında ilk olarak AİHM kararını değerlendirerek 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının öngörülmez olması nedeniyle başvurucuların ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verildiğini, ne var ki söz konusu kanun maddesi hükmünün hâlen yürürlükte ve uygulanır olduğunu, bu nedenle yargılamanın yenilenmesi şartlarının oluşmadığını belirtmiştir.
Başvurucular, karara itiraz etmişse de Mersin 5. Ağır Ceza Mahkemesi 19/4/2021 tarihli kararıyla başvurucuların itirazını reddetmiştir.
Başvurucular nihai kararı 22/4/2021 tarihinde öğrenmiştir.
"(1) Kesinleşen bir hükümlü sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yolıyla tekrar görülür:
f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması veya ceza hükmü aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.
(2) Birinci fıkranın (f) bendi hükümleri, 4.2.2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararları ile, 4.2.2003 tarihinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular üzerine verilecek kararlar hakkında uygulanır."
"(1) Yargılamanın yenilenmesi istemi, hükmü veren mahkemeye sunulur. Bu mahkeme, istemin kabule değer olup olmadığına karar verir.
(1) Yargılamanın yenilenmesi istemi, kanunda belirlenen şekilde yapılmamış veya yargılamanın yenilenmesini gerektirecek yasal hiçbir neden gösterilmemiş veya bunu doğrulayacak deliller açıklanmamış ise, bu istem kabule değer görülmeyerek reddedilir."
"62. Bu nedenle, Mahkemeye göre, hem Türk Ceza Kanunu'nun 220 § 7 maddesi içerisinde barındırdığı ifadelerin tanımlarından yoksun bir şekilde formüle edilmiş, hem de yerel mahkemeler bu hükmün gösteriler bağlamında tutarlı bir adli yorumunu geliştirememiştir. Ancak Mahkeme, öngörülebilirlik koşulumun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda ve daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 54). Söz konusu hükmün hâlen yürürlükte olduğunu göz önünde bulunduran ve başvuranların davasının olayları üzerine yaptığı incelemenin niteliğini ve genel kapsamını dikkate alan Mahkeme, Türk Ceza Kanunu'nun 220 § 7 maddesinin başvuran bakımından öngörülebilirliğini, söz konusu hükmün metni ve 314. madde ile olan ilişkisi ışığında inceleyecektir. Bu incelemede, başvuranlar hakkında mahkûmiyet kararı veren yerel mahkemelerin gerçekleştirdiği yorumlamayı, özellikle de bu yorumlamanın yasal hükmün keyfi şekilde uygulanmasına karşı yeterli koruma sağlayıp sağlamadığını dikkate alacaktır.
...
- Bu bağlamda Mahkeme, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin, Türk Ceza Kanunu'nun 220 § 7 maddesi kapsamında yasadışı bir örgüte 'üyelik' kavramını kapsamlı bir şekilde yorumladığını ve Yargıtay'ın da bu kararı onadığını gözlemlemektedir. Başvuranların yasal olarak düzenlenen bir gösteriye katılması, sloganlar atması, pankartlar taşıması, üzerinde 'ESP' yazan kıyafetler giymesi ve flamalar taşıması ve kollarına kırmızı kurdeleler bağlaması; bu mahkemeler tarafından başvuranların yasal örgüt üyesi olarak MLKP'ye yardım ettiği ve bunun için fîli üye olarak cezalandırılabilecekleri sonucuna varmak için yeterli delil olarak görülmüştür. Özetle, başvuranların davasında da görüldüğü üzere, Türk Ceza Kanunu'nun 220 § 7 maddesi kapsamında hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai yaptırımın uygulanması için potansiyel bir delil teşkil edecek eylemler öyle geniş bir yelpazeye yayılmaktadır ki, ne söz konusu yasal hükmün lafzı ne de yerel mahkemelerce gerçekleştirilen kapsamlı yorum, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlayabilmektedir.
...
- Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, Türk Ceza Kanunu'nun 220 § 7 maddesinin uygulanışında 'öngörülebilir' olmadığı, zira başvuranların Sözleşme'nin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012 ve yukarıda anılan Işıkırık, § 70). Dolayısıyla, 220 § 7 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir. Bu tespite ulaşan Mahkeme, müdahalenin meşru bir amacının bulunup bulunmadığı, eğer bulunuyorsa da demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunda bir inceleme yapmayı gerekli görmemektedir."
Başvurucular; AİHM'in hak ihlali kararı üzerine yaptıkları yargılamanın yenilenmesi talebinin hukuka aykırı biçimde reddedildiğini ve ihlal kararının gereğinin yerine getirilmediğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, etkili başvuru hakkı, ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Bakanlık görüşünde, başvurucuların ifade özgürlüğünün ihlal edilip edilmediği noktasında Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacak incelemede Anayasa ve mevzuat hükümleri doğrultusunda somut olayın kendine özgü koşullarının gözönüne alınması gerektiği ifade edilmiştir.
"Anayasa Mahkemesi ... bireysel başvuruları karara bağlar ...
Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır."
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fikra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir."
Ömer ÇINAR ve Şaban KAZDAL bu görüşe katılmamıştır.
Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi amacıyla 4/11/1950 tarihinde imzalanan Sözleşme 10/3/1954 tarihli ve 6366 sayılı İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Buna Ek Protokolün Tasdiki Hakkında Kanun'la Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmış ve onay belgesinin 18/5/1954 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi edilmesiyle Türkiye açısından yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulunun 22/1/1987 tarihli ve 87/11439 sayılı kararıyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuru hakkı, 25/9/1989 tarihli ve 89/14563 sayılı kararıyla da AİHM'in zorunlu yargı yetkisi tanınmıştır. Böylece Türkiye, Sözleşme'de bulunan temel hak ve özgürlükleri güvence altına alma yükümlülüğünü kabul etmiş ve yargı yetkisi içinde bulunan tüm bireylere hukuken bağlayıcı nitelikte ihlal kararı verebilecek bir uluslararası mahkemeye başvuru yapabilme hakkını tanımıştır (Siddika Dülek ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/2750, 17/2/2016, § 68).
Sözleşme ile güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin etkili bir şekilde korunması, AİHM tarafından verilen ihlal kararlarının iç hukukta gereği gibi yerine getirilmesi ile mümkündür. AİHM tarafından verilen ihlal kararlarının iç hukukta gereği gibi yerine getirilmemesi, Sözleşme ile güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin uygulamada etkili şekilde korunamadığı anlamına gelir (Sıddıka Dülek ve diğerleri, § 69). Nitekim AİHM tarafından verilmiş bir ihlal kararı, temel hak ve özgürlüklerin teoride olduğu gibi pratikte de etkili bir şekilde korunabilmesi amacıyla 5271 sayılı Kanun ile yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul edilmiştir.
Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden Sözleşme kapsamındaki herhangi birinin ihlal edildiği iddiasını bireysel başvuru yoluyla incelemek Anayasa Mahkemesinin görev alanına girer. Aksinin kabulü, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanı içinde yer alan temel hak ve özgürlüklerin bireysel başvuru yolu ile etkili bir şekilde korunmasını öngören Anayasa'nın amacı ile bağdaşmaz. Bu sebeple AİHM tarafından verilen bir ihlal kararının gereklerinin yerine getirilip getirilmediği Anayasa Mahkemesince incelenmelidir. Ancak Anayasa Mahkemesince yapılacak bu inceleme, olayların baştan itibaren yeniden değerlendirilmesi şeklinde değil AİHM tarafından verilen ihlal kararının gereklerinin yerine getirilip getirilmediği ile ilgili sınırlı bir inceleme olacaktır (Sıddıka Dülek ve diğerleri, § 70).
Başvurucular, AİHM'in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine dair kararına istinaden ilk derece mahkemesinden yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. Bu talep, AİHM'in verdiği ihlal kararının kanundan kaynaklı bir ihlal niteliğinde olduğu ancak söz konusu kanun hükmünün hâlen yürürlükte olduğu gerekçesiyle Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Başvurucuların karara karşı yaptığı itiraz da reddedilmiştir.
Mevcut başvurunun çözümlenmesinde ele alınması gereken ilk husus, AİHM'in verdiği ihlal kararı sonrasında başvurucuların ifade özgürlüğüne yönelik olarak ileri sürdükleri şikayetlerinin yargı mercilerince dikkatli şekilde incelenip incelenmediği ve yargı mercilerince bu kararın gerekliliklerinin yerine getirilip getirilmediğidir. Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarında hukuk kurallarının ve delillerin değerlendirmesi görevinin yargı mercilerinde olduğu hatırlatılmakla birlikte AİHM kararlarının icrası konusunda gerekenlerin yapılıp yapılmadığının son tahlilde Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olduğu vurgulanmaktadır (Sıddıka Dülek ve diğerleri, § 75).
AİHM tarafından verilen ihlal kararlarının iç hukukta yargı mercilerince ortadan kaldırılmasında ihlalin niteliği ve sonuçlarının ortadan kaldırması yönünde yargı mercilerinin nasıl hareket ettiği de Anayasa Mahkemesince değerlendirilmektedir. Başka bir deyişle benzer şikayetlere konu başvurularda, yeniden yargılama talebini reddeden yargı mercilerinin ihlalin niteliğini de gözönünde bulundurarak sonuçlarının ortadan kaldırılmasında özen yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği önem taşımaktadır. Bu kapsamda yargı mercilerince AİHM kararlarının icrasının gereklerinin yerine getirilmediği veya bu konuda gerekli özenin gösterilmediği durumlarda temel hak ve özgürlüklerinin ihlali sonucuna ulaşılabilmektedir (Şahin Akkan [2. B.], B. No: 2023/97399, 25/6/2025; Ruşen Bayar [2. B.], B. No: 2020/33709, 15/6/2022; Mehmet Ali Ayhan (2) [1. B.], B. No: 2016/7967, 22/7/2020; Abdullah Altun [1. B.], B. No: 2014/2894, 17/7/2018; Mehmet Dursun ve diğerleri [1. B.], B. No: 2014/2196, 14/9/2017).
Öte yandan mevcut başvuruda AİHM, somut olaya ilişkin müdahalenin kanuni dayanağının bulunup bulunmadığı incelemesinde mahkûmiyet hükmüne dayanak olan 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının -bu konudaki önceki kararına atıflakanunilik ölçütünü sağlamadığı gerekçesiyle ihlal sonucuna ulaşmıştır. Yeniden yargılama talebini değerlendiren Ağır Ceza Mahkemesi ise anılan Kanun kuralının hâlen yürürlükte olduğunu belirterek AİHM'in verdiği ihlal kararını icra edemeyeceğini belirtmiştir.
Mevcut başvuru kapsamında icrasının yerine getirilmediği belirtilen AİHM'in Buluş ve diğerleri/Türkiye kararı incelendiğinde, AİHM daha önce benzer yönde verdiği Bakır ve diğerleri/Türkiye kararına atıf yaparak esasen 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının uygulamadan kaynaklı eksikliğinin giderilmediğini belirterek söz konusu hükmün öngörülebilirlikten yoksun olduğu sonucuna ulaşmıştır (bkz. §§ 20, 21). Dolayısıyla AİHM söz konusu hükmün uygulamadaki yorumu ve tatbikinin belirsizliğini vurgulayarak kanun hükmünün öngörülemez olduğuna karar vemıştır. Diğer bir ifadeyle AİHM, atıf yaptığı Bakır ve diğerleri/Türkiye kararındaki uygulamadan kaynaklı öngörülemezliklere dair değerlendirmelerinin mevcut başvuruya konu yargılama yönünden de geçerli olduğunu belirtmiştir. Bu durumda yargı mercilerinin AİHM ihlal kararında işaret edilen söz konusu Kanun hükmünün yorumunun ortaya çıkardığı öngörülemezliğe ilişkin eksikliği giderip gidermediğinin ele alınması gerekmektedir.
Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında 5271 sayılı Kanun'un 311. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendi uyarınca yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin ihlalin niteliğinin nazara alarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur (Ruşen Bayar, § 34). Bu kapsamda mevcut başvuruda olduğu üzere yargı mercilerinin somut olayın değerlendirilmesine ihtiyaç duyulan AİHM ihlal kararlarında yeniden yargılama yapması gerekliliği ortaya çıkabilir.
Eldeki başvuruda Ağır Ceza Mahkemesinin başvurucuların yargılamanın yenilenmesi talebi üzerine AİHM'in verdiği ihlal kararını yukarıda açıklandığı biçimde salt kanun lafzından kaynaklanan öngörülemezliğe indirgeyerek reddettiği gözlemlenmiştir. Nitekim kararında Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM'in 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının öngörülmez olduğuna ilişkin tespitte bulunmuş ancak madde hükmünün hâlen yürürlükte ve uygulanır olduğunu belirterek talebin reddine karar vermiştir. Hâlbuki yukarıda yapılan açıklamalarda da belirtildiği üzere Buluş ve diğerleri/Türkiye kararında AİHM, salt kanun lafzından kaynaklı bir öngörülemezlik ihlalinden öte kanun hükmünün uygulamadaki yorumunun ortaya çıkardığı belirsizlik nedeniyle kanunun öngörülebilir olmadığı sonucuna ulaşmıştır (bkz. § 9). Dolayısıyla Ağır Ceza Mahkemesinden önündeki davada kanun hükmünün yorumundan kaynaklanan eksikliğin ihlale konu somut olay özelinde giderilip giderilmediğinin değerlendirilmesi beklenmektedir. Bu hâlde değerlendirmenin yapılabilmesi için de yargılamanın yenilenmesine karar verilmesi gerekir. Bu itibarla Ağır Ceza Mahkemesince yargılamanın yenilenmesinin reddine ilişkin kararında söz konusu hükmün hâlen yürürlükte olduğuna dair değerlendirmelerinin AİHM'in ihlal kararıyla örtüşmediği, Anayasa'nın 26. maddesinin gerektirdiği ölçüde ve özende bir inceleme extermediği ve AİHM tarafından verilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
Selahaddin MENTEŞ ve Kenan YAŞAR bu sonuca ek gerekçeyle katılmıştır.
Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu sonuca farklı gerekçeyle katılmıştır.
Ömer ÇINAR ve Şaban KAZDAL bu görüşe katılmamıştır.
Başvurucular; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile ayrı ayrı 1.000.000 TL maddi ve 1.000.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 6216 sayılı Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
Açıklanan gerekçelerle;
A. İfade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA Ömer ÇINAR ve Şaban KAZDAL'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
B. Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün İHLAL EDİLDİĞİNE Ömer ÇINAR ve Şaban KAZDAL'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
C. Kararın bir örneğinin ifade özgürlüğünün ihlalin sonucularının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Mersin 4. Ağır Ceza Mahkemesine (E.2007/2, K.2008/1 - ek karar) GÖNDERİLMESİNE,
Ç. Başvurucuların tazminat talebinin REDDİNE,
D. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 30/4/2026 tarihinde karar verildi.
Başvuru Numarası : 2021/29667
Karar Tarihi : 30/4/2026
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararına dayanılarak gerçekleştirilen yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruda Mahkememiz çoğunluğunun ulaştığı başvurucunun Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiği şeklindeki sonuca farklı gerekçe ile katılmaktayım.
Başvurucular hakkında (kapatılan) Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 17/3/2008 tarihli kararıyla terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan verilen mahkumiyet kararları üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) yapılan başvuruda AİHM başvurucuların Sözleşme'nin 10. maddesindeki ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM ihlal sonucuna ulaşırken başvurucuların eylemleri nedeniyle haklarında mahkûmiyet kararı verilmesinin dayanağı olan 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinin yedinci fıkrasının kanunilik şartını sağlamadığını belirtmiştir.
Başvurucuların AİHM'in bu ihlal kararı üzerine yaptığı yargılamannın yenilenmesi talebine ise derece mahkemesince AİHM'in ihlal kararının 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının öngörülmek olmasına dayanmasını da gerekçe göstererek bu madde hükmünün hâlen daha yürürlükte ve uygulanır vaziyette olduğunu, bu nedenle yargılamamanın yenilenmesi şartlarının oluşmadığını belirterek reddetmiştir.
Başvurucunun bu kararın kesinleşmesi üzerine yaptığı bireysel başvuruda Mahkememiz çoğunluğu AİHM'in salt kanun lafzından kaynaklı bir öngörülemezlik ihlalinden öte kanun hükmünün uygulamadaki yorumunun ortaya çıkardığı belirsizlik nedeniyle kanunun öngörülebilir olmadığına işaret ettiğini ve bu nedenle Ağır Ceza Mahkemesinden önündeki davada kanun hükmünün yorumundan kaynaklanan eksikliğin ihlale konu somut olay özelinde giderilip giderilmediğinin değerlendirilmesinin beklendiğini belirterek derece mahkemesi kararının Anayasa'nın 26. maddesinin gerektirdiği ölçüde ve özende bir inceleme içermediği ve AİHM tarafından verilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmadığı sonucuna ulaşarak başvurucunun Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini belirtmiştir (bkz.: § 38).
Kanaatimizce buradaki AİHM'in ihlal kararı açık biçimde mahkumiyete sebebiyet veren kuralın öngörülemez bir hükümet olması nedeniyle bu ceza normunun hukuk düzenindeki varlığına dayandırıldığına göre eldeki başvurudaki ihlalin giderimi bağlamında ilgili ceza normunun hukuk düzenindeki Anayasa'ya uygunluğunun denetimi yolunu aramak gerekir. Zira burada AİHM'in ihlali ile ilgili temel gerekçe bahse konu kanun hükmüyle ilgilidir. Bununla birlikte Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM'in 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının öngörülmek olduğuna ilişkin tespitine işaret etmekle birlikte madde hükmünün hâlen yürürlükte ve uygulanır olduğunu belirterek talebin reddine karar vermiştir.
Esasında Anayasa Mahkemesi 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrası ile ilgili olarak geçmişte iki karar vermiştir. İlk kararında Anayasa Mahkemesi kuralın Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülerek açılan iptal davasında kanun koyucunun izlediği ceza politikası uyarınca yaptığı değerlendirme sonucunda örgüte yardım
etme eylemini bağımsız bir suç olarak nitelemesi ve bu eylemi suç olarak tanımladığı başka bir eylemle aynı tehlikedede görerek aynı şekilde cezalandırmasında Anayasa'ya ve ceza hukukunun genel ilkelerine aykırı bir yön bulunmadığına vurgu yapmıştır (bkz.: AYM, E.2012/100, K.2013/84, 4/7/2013).
Anayasa Mahkemesi daha sonraki bir tarihte bireysel başvuru kapsamındaki kararında da kuralın kanunilik bağlamında kişilerin davranışlarına yön vermelerini imkânsız kılacak derecede geniş bir yelpazeye yayıldığının söylenemeyeceğini belirtmiştir (bkz.: Hanifi Yaliçli [GK], B. No: 2014/5224, 10/6/2021, §§ 67-105).
Bununla birlikte eldeki dosyada ihlal AİHM'in başvurucuların eylemleri nedeniyle haklarında mahkumiyet kararı verilmesinin dayanağı olan bahse konu ceza normunun kanunilik şartını sağlamaması şeklindeki tespite dayanmaktadır.
Bu nedenle eldeki başvuruda derece mahkemesi AİHM'in ihlale dayanak olarak gösterdiği hususlara yer vermiştir. Bu bağlamda derece mahkemesi gerçekleştirdiği yeniden yargılamada AİHM'in bu kuralı öngörülemez olarak nitelemesine dayanmış ve bu madde hükmü halen yürürlükte ve uygulanır vaziyette olduğundan yargılamayanın yenilenmesi şartlarının oluşmadığını ifade etmiştir.
Bununla birlikte somut başvuruya konu olayda ilk derece mahkemesinin AİHM'in ihlal kararının geregini yerine getirme noktasında elinden gelenleri yapması gerekirdi. Bu bağlamda her ne kadar kararın yürürlükte ve uygulanır vaziyette olduğunu ifade etse de yeniden yargılamada bu hükmün Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca norm denetimi sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin önüne taşınması yolunu kullanabilirdi.
Ancak bu yol kullanılmadığına göre artık ortada bir AİHM kararına dayalı ifade özgürlüğü ihlali devam etmektedir. Bu nedenle de eldeki başvuruda Anayasa Mahkemesinin derece mahkemesince yeniden yargılama yapılmaması nedeniyle bir ihlal sonucuna ulaşması isabetli olmakla birlikte artık ihlale sebebiyet veren 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrası hükmünün Anayasa'ya uygunluğunun yeniden incelenmesini tesis etmek için bireysel başvuru incelemesinde davaya bakan mahkeme sıfatıyla Anayasanın 152. maddesindeki itiraz yolunu işleterek kuralı norm denetimi sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesine taşıması gerekmektedir.
Her ne kadar norm denetiminde ve bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesinin 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrası hükmünde bir kanunilik sorunu görmemişse de eldeki dosyada artık gelinenolsa itibariyle başvurucuların ihlalinin giderimi açısından bu yolun yeniden gündeme getirilmesi ve Anayasa'ya uygunluğunun yeniden değerlendirilmesi zorunluluğu hasil olmuştur.
Bu noktada Anayasa'nın 152. maddesi bağlamında on yıllık denetim yasağından da bahsedilemez. Zira norm denetimindeki E.2012/100, K.2013/84 künyeli kararın üzerinden on yıldan fazla bir süre geçmiştir. İkinci olarak bireysel başvurudaki kanunilikle ilgili on yıla varmayan bir geçmişte yapılan değerlendirmelerden sonra norm denetiminde bu kuralın yeniden Anayasa'ya uygunluk denetiminin yapılmasında da bir Anayasal engel bulunmamaktadır.
Dolayısıyla gelinen aşamada artık Anayasa Mahkemesinin bir kararında da ifade ettiği üzere Anayasa yargıısının kabul edildiği bir hukuk sisteminde esas olan normların Anayasa'ya uygunluk denetiminin yapılması ve Anayasa'ya aykırı olan kuralların hukuk sisteminden ayıklanmasıdır. Bu bağlamda denetimi sınırlayıcı kuralların dar yorumlanması Anayasa'ya uygunluk denetiminin amacı bakımından daha doğru olacaktır (AYM, E.2023/177, K.2024/30, 1/2/2024, § 16). Kaldı ki burada kurala ilişkin yeniden bir norm denetimi yapılmasının önünde Anayasal bir engel de bulunmamaktadır.
Sonuç olarak AİHM'in eldeki başvuruya konu olayla ilgili verdiği ihlal kararının gereği olarak burada artık Ağır Ceza Mahkemesince 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının norm denetimi sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesine gönderilip yeniden Anayasa'ya uygunluğunun denetlenmesi yolunun çalıştırılması gerekmektedir.
Öte yandan bireysel başvuru incelemesi aşamasında Anayasa Mahkemesinin davaya bakmakta olan mahkeme sıfatını haiz olduğu için bu durumda ihlale sebebiyet veren kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığını inceletmek üzere kuralı norm denetimi sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesi Genel Kuruluna gönderme yetkisine sahip olduğuna ilişkin yazdığımız giderim yönünden karşıoydaki gerekçelerle (bkz.: İsmail Yiğit [GK], B. No: 2021/57086, 31/7/2025, Yusuf Şevki Hakyemez'in karşıoyu, §§ 10-26) bireysel başvuru inceleme sürecinde Anayasa Mahkemesince eldeki dosyada bu yola başvurulması gerektiği kanaatindeyim.
Sonuç olarak Mahkememiz çoğunluğunun ulaştığı başvurucunun Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiği şeklindeki sonuca yukarıda sıralanan gerekçeyle katılmaktayım.
Üye Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Başvuru Numarası : 2021/29667
Karar Tarihi : 30/4/2026
Mahkemenin sayın çoğunluğu tarafından; başvurucunun Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verilmiştir. Sayın çoğunluğun görüşüne ek gerekçelerle katılmaktayız.
Başvurucular, AİHM'in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine dair kararına istinaden ilk derece mahkemesinden yargılamannın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. Bu talep, AİHM'in verdiği ihlal kararının kanundan kaynaklı bir ihlal niteliğinde olduğu ancak söz konusu kanun hükmünün hâlen yürürlükte bulunduğu gerekçesiyle Mahkeme tarafından reddedilmiştir. Başvurucular tarafından bu karara karşı yapılan itiraz da reddedilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarında hukuk kurallarının ve delillerin değerlendirilmesi görevinin yargı mercilerine ait olduğu hatırlatılmakla birlikte AİHM kararlarının icrası konusunda gerekenlerin yapılp yapılmadığının son tahlilde Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olduğu vurgulanmaktadır (Sıddıka Dülek ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/2750, 17/2/2016, § 75).
AİHM tarafından verilen ihlal kararlarının iç hukukta yargı mercilerince ortadan kaldırılmasında, ihlalin niteliği ve sonuçlarının giderilmesi yönünde yargı mercilerinin nasıl hareket ettiğinin de Anayasa Mahkemesince değerlendirildiği görülmektedir. Başka bir deyişle, benzer şikâyetlere konu başvurularda yeniden yargılama talebini reddeden yargı mercilerinin, ihlalin niteliğini de göz önünde bulundurarak sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından özen yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği önem taşımaktadır. Bu kapsamda, yargı mercilerince AİHM kararlarının icrasının gereklerinin yerine getirilmediği veya bu konuda gerekli özenin gösterilmediği durumlarda temel hak ve özgürlüklerin ihlali sonucuna ulaşılabilmektedir (Şahin Akkan [2. B.], B. No: 2023/97399, 25/6/2025; Ruşen Bayar [2. B.], B. No: 2020/33709, 15/6/2022; Mehmet Ali Ayhan (2) [1. B.], B. No: 2016/7967, 22/7/2020; Abdullah Altun [1. B.], B. No: 2014/2894, 17/7/2018; Mehmet Dursun ve diğerleri [1. B.], B. No: 2014/2196, 14/9/2017).
Öte yandan mevcut başvuruda AİHM, somut olaya ilişkin müdahalenin kanuni dayanağının incelemesinde, mahkûmiyet hükmüne dayanak olan 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının -bu konudaki önceki kararına atıflakanunilik ölçütünü sağlamadığı gerekçesiyle ihlal sonucuna ulaştırmıştır. Yeniden yargılama talebini değerlendiren Mahkeme ise anılan Kanun kuralının hâlen yürürlükte olduğunu belirterek AİHM'in verdiği ihlal kararını iera edemeyeceğini ifade etmiştir.
Mevcut başvuru kapsamında icrasının yerine getirilmediği belirtilen AİHM'in Buluş ve diğerleri/Türkiye kararı incelendiğinde; AİHM'in daha önce benzer yönde verdiği Bakır ve diğerleri/Türkiye kararına atıf yaparak esasen 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının uygulanmasından kaynaklanan eksikliğin giderilmediğini belirttiği ve söz konusu hükmün öngörülebilirlikten yoksun olduğu sonucuna ulaştığı görülmektedir (bkz. §§ 22, 23). Dolayısıyla AİHM, söz konusu hükmün uygulamadaki yorumu ve tatbikindeki belirsizliği vurgulayarak kanun hükmünün öngörülemez olduğuna karar vermiştir. Diğer bir ifadeyle AİHM, atıf yaptığı Bakır ve diğerleri/Türkiye kararındaki uygulamadan kaynaklanan kanuni dayanağın öngörülemezliğine ilişkin değerlendirmelerinin mevcut başvuruya konu yargılama bakımından da geçerli olduğunu belirtmiştir. Bu durumda, yargı mercilerinin AİHM ihlal kararında işaret edilen söz konusu Kanun hükmünün yorumunun ortaya çıkardığı öngörülemezliğe ilişkin eksikliği giderip gidermediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında, 5271 sayılı Kanun'un 311. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendi uyarınca yapılan yargılamanın yenilenmesi taleplerinin ihlalin niteliği nazara alınarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur (Ruşen Bayar, § 34). Bu kapsamda, mevcut başvuruda olduğu üzere yargı mercilerinin somut olayın değerlendirilmesinde ihtiyaç duyulan AİHM ihlal kararları doğrultusunda duruşma açması ve yeniden yargılama yapması gerekebilir.
Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde Mahkememizin sayın çoğunluğu, Mahkemenin önündeki davada Kanun hükmünün yorumundan kaynaklanan eksikliğin, ihlale konu somut olay özelinde giderilip giderilmediğinin değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Bu kabulden hareketle Anayasa Mahkemesince, giderim bakımından objektif etki bağlamında geliştirilen pilot karar usulünün bu dosyada da uygulanması gerektiği kanaatine ulaşılmıştır.
Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuruda objektif etkinin sağlanması amacıyla zaman içerisinde içtihadını geliştirerek verdiği kararlarla objektif etkinin normatif temellerini oluşturmaya çalışmıştır.
Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin; pilot karar usulü geliştirmesi, yasama organına çağrıda bulunması, ihlal kararlarının Adalet Bakanlığına bildirilmesi, kararların Resmî Gazete'de ve Mahkemenin internet sitesinde yayımlanması, kararın niteliğine göre giderim usulünün ayrıca belirtilmesi ve ihlalin sonuçlarının giderilmesi amacıyla ilgili mahkemece konunun somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesinin önüne getirilmesinin istenmesi, bireysel başvurunun objektif etkisinin bağlayıcılığı ve etkinliğinin sağlanması amacıyla geliştirilen yöntemler arasında sayılabilir.
Anayasa Mahkemesi, Hulusi Yılmaz, kararında geliştirdiği pilot usul yaklaşımıyla esasen derece mahkemelerinin yetkisinde bulunan ancak ilk etapta somut norm denetimi yoluyla Mahkemenin önüne getirilmeyen bir konuda, bireysel başvuruda tespit edilen hak ihlalinin giderimi amacıyla derece mahkemesince konunun Anayasa Mahkemesi önüne taşınmasını sağlayarak bireysel başvurudaki objektif etki işlevini güçlendirmiştir.
Hulusi Yılmaz (GK), B. No: 2017/17428, 1/12/2022 kararının 52. ve 53. paragraflarında Mahkemenin yaklaşımı şu şekilde özetlenmiştir:
"Bununla birlikte uyuşmazlığa uygulanacak kanun hükmünün Anayasa'ya uygun, yoruma dahi imkân tanımayacak ölçüde açık ve belirli olduğu durumlarda ise mahkemelerin kural olarak söz konusu hükmü kendiliğinden uygulamamaları mümkün değildir. Anayasa'nın 152. maddesinde, Anayasa'ya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi hususu düzenlenmiştir.
Anılan maddenin birinci fıkrasına göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Buna göre Anayasa koyucu, somut norm denetimine imkân tanıyarak olağan yargı yerlerine Anayasa'ya aykırı kanun hükümlerinin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurma yetki ve görevi tanımıştır. Diğer bir deyişle Anayasa'ya aykırı bir kanun hükmüne dayanılarak uyuşmazlığın sonuçlandırılması, Anayasa'nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla yargılamanın her aşamasında, anılan Anayasa hükmü
çerçevesinde davada uygulanacak kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönünde itirazda bulunulabilmesi mümkündür. Bunun da ötesinde, Anayasa'ya aykırı olduğu hâlde kanun hükmüne karşı itiraz yoluna gidilmeksizin uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması, o davada görevli mahkemenin Anayasa ile kendisine verilen görevi yerine getirmediği anlamına geleceği gibi bireysel başvuruya konu olması hâlinde Anayasa ile korunan temel hak ve hürriyetlerin ihlaline de sebebiyet verebilecektir.
Üye Selahaddin MENTEŞ
Üye Kenan YAŞAR
Başvuru Numarası : 2021/29667
Karar Tarihi : 30/4/2026
Başvurucu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararına dayanılarak yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, Mahkememiz çoğunluğu tarafından başvurucunun, Anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği kabul edilmiştir. Aşağıda belirttiğimiz nedenlerle çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarında hukuk kurallarının ve delillerin değerlendirmesi görevinin yargı mercilerinde olduğu hatırlatılmakla birlikte AİHM kararlarının icrası konusunda gerekenlerin yapılp yapılmadığının Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olduğu vurgulanmıştır. (Bkz.Sıddıka Dülek ve diğerleri, B.No; 2013/2750, K.Tarihi; 17/2/2016,§ 75). Buna göre, yeniden yargılama talebini reddeden yargı mercilerinin ihlalin niteliğini de göz önünde bulundurarak sonuçlarının ortadan kaldırılmasında özen yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği önem taşımaktadır. Bu kapsamda, yargı mercilerince AİHM kararlarının icrasının gereklerinin yerine getirilmediği veya bu konuda gerekli özenin gösterilmediği durumlarda temel hak ve özgürlüklerinin ihlali sonucuna ulaşılabilmektedir (Bkz.Şahin Akkan [2. B.], B. No: 2023/97399, 25/6/2025; Ruşen Bayar [2. B.], B. No: 2020/33709, 15/6/2022, § 33-37).
Mevcut başvuruda AİHM, somut olaya ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmadan sadece mahkûmiyet hükmüne dayanak olan 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının -bu konudaki önceki kararına atıflakanunilik ölçütünü sağlamadığı gerekçesiyle ihlal sonucuna ulaşmıştır. Yeniden yargılama talebini değerlendiren yerel mahkeme ise anılan kuralın hâlen yürürlükte olduğunu belirterek AİHM'nin verdiği ihlal kararını icra edemeyeceğini belirtmiştir. İhlalin doğrudan kanundan kaynaklanması ve söz konusu kuralın hâlihazırda yürürlükte olması nedeniyle işbu başvuru AİHM kararlarının icrasına ilişkin yukarıda yer verilen Anayasa Mahkemesi içtihadına konu başvurulardan farklılaşmaktadır.
Başvurucular hakkında verilen AİHM'in ihlal kararına bakıldığında ihlalin tamamen 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasından kaynaklandığının tespit edildiği aşikârdır. Bu durumda söz konusu ihlalin giderilebilmesi için kanuni düzenleme yapılmasından başka bir yol da bulunmamaktadır. Nitekim Mahkeme de bu duruma işaret ederek yeniden yargılama yapılması talebini reddetmiştir. Bununla birlikte AİHM'in ne başvurucular hakkında verdiği kararda ne de bu kararda atıf yaptığı -konu hakkındaki esas değerlendirmelerin yapıldığı-Bakır ve diğerleri/Türkiye kararında Sözleşme'nin 46. maddesinde düzenlenen genel tedbir yetkisini kullanmadığı, Sözleşme'nin 41. maddesi kapsamında manevi tazminat giderimine hükmetmekle yetindiği, ayrıca talep edilmesi halinde yeniden yargılama yapılmasının ihlalin giderimi için uygun bir yol olacağını belirtmediği görülmektedir.
AİHM, ihlalin, 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının varlığından kaynaklandığını tespit etmekle birlikte, ihlalin giderimi için yapılması gerekenlere değinmeden salt manevi tazminata hükmeden bir karar vermiştir. Buna göre, AİHM tarafından verilen hak ihlali kararının doğrudan bir Kanun kuralından kaynaklanması ve söz konusu kuralın hâlen yürürlükte olması nazara alındığında Anayasa Mahkemesinin eldeki başvuruda ihlal sonucuna ulaşarak yeniden yargılama yapılmasına hükmetmesi de etkili bir sonuç doğurmayacaktır. AİHM'nin ihlal kararının ortadan kaldırılması konusunda
yasal düzenleme gerektiğinden, bu hususta Türkiye Büyük Millet Meclisi münhasıran yetkili olduğu açıktır.
Mevcut başvuruda, yargılamannın yenilenmesi talebini reddeden mahkeme, AİHM tarafından verilen ihlal kararının sonuçlarının ortadan kaldırılmasının yargı makamının vereceği yeni bir kararla tesis edilmesinin mümkün olmadığı, söz konusu ihlalin bizatihi kanun hüküminün kendisinden kaynaklandığını vurgulamış olup, müdahalenin dayanağı olan kanun hükmünde ise yasama organının değişikliğe gitmesi gerektiğinden, Mahkeme tarafından ulaşılan sonucun keyfi ve temelsiz olduğu söylenemez. Bu nedenlerle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi, Hanifi Yaliçli (G.K., B. No; 2014/5224, K.Tarihi; 10.06.2021) kararında, 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin başvurucuya uygulanan (7) numaralı fıkrasının başvurucunun belli bir eyleminin yol açabileceği sonuçları makul derecede öngörmesini sağlayıp sağmadığının, dolayısıyla kişilere davranışlarını düzenleme imkânı verip vermediğinin belirlenmesi gerektiğini belirterek, müdahalenin kanunilik koşulunu taşıyıp taşımadığını incelemiş ve müdahaleye konu kuralın belirsiz ve öngörülemez olmadığı, kuralın kişilerin davranışlarına yön vermelerini imkânsız kılacak derecede geniş bir yelpazeye yayıldığının kabul edilemeyeceği gerekçeleriyle 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (7) numaralı fıkrasının kanunla sınırlama ölçütünü karşıladığı, kuralın meşru amacı olduğu ve söz konusu başvuruda yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğu sonucuna varmıştır (Bkz. §105 vd.). Mevcut başvuruda, AİHM tarafından ihlalin kanundan kaynaklandığı kabul edilmiş ise de aynı kurala ilişkin olarak Hanifi Yaliçli kararında Anayasa Mahkemesi tarafından söz konusu kuralın kanunilik unsuru taşıdığı ve Anayasaya uygun olduğu belirtildiğinden, bir an için başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığı varsayılsa bile, artık İçtüzük'ün 80. maddesinin 1. fıkrasının (ç) bendi gereğince başvurunun sürdürülmesinde haklı bir neden kalmadığından düşmesine karar verilmesi gerekecektir.
Açıklanan nedenlerle başvurucunun, Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmediği kanaatinde olduğumuzdan, aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Üye Ömer ÇİNAR
Üye Şaban KAZDAL